Yazan: Pieter Van Ostaeyen

Pieter Van Ostaeyen, modern Orta Doğu meseleleri üzerine uzmanlaşmış bir tarihçi ve Arapçıdır; özellikle Suriye ve cihatçı hareketlere odaklanmaktadır. Hâlen KU Leuven’de Arapça ve İslami Araştırmalar alanında doktora adayıdır. Araştırmaları çatışma dinamikleri, isyan hareketleri ve bölgesel güç rekabetini incelemektedir. Levant24 için kaleme aldığı bu makalede Van Ostaeyen, Suriye’nin İran, İsrail ve ABD arasındaki artan gerilimlerden nasıl etkilendiğini ele alıyor. Ülkenin artık açık çatışmanın merkezinde olmadığını, ancak bölgesel istikrarsızlığın dolaylı etkilerine karşı son derece kırılgan kaldığını; ekonomik çöküş, güvenlik riskleri ve jeopolitik baskıların hassas bir birleşimiyle karşı karşıya olduğunu savunuyor.
İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki artan gerilim Orta Doğu’yu yeniden şekillendiriyor. Suriye bu savaşın ana cephesi değil, ancak bu durum onun etkilenmediği anlamına gelmiyor. Aksine, ülke kaçınmaya çalıştığı bölgesel bir savaşın dolaylı şoklarını absorbe ediyor.
Tam anlamıyla ne sürecin içinde ne de tamamen dışında olan bu konum sürdürülebilir olmayabilir.
Kenar Çizgisinde Kırılgan Bir Devlet
Suriye bu aşamaya son derece kırılgan bir konumdan giriyor. Ekonomi 2011’den bu yana yüzde 60’tan fazla daraldı. Nüfusun yüzde 90’ından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 6,5 milyondan fazla insan hâlâ ülke içinde yerinden edilmiş durumda. Bunlar sadece istatistik değil; her dış baskıyı artıran yapısal zafiyetlerdir.
Askerî açıdan Şam, temkinli bir strateji benimsemiş durumda. Suriye savaşının önceki aşamalarında ülke vekâlet savaşlarının merkeziyken, hükümet şimdi tırmanmayı sınırlamaya odaklanmış görünüyor. Ancak temkin, kontrol anlamına gelmiyor. İsrail son on yılda Suriye’de İran bağlantılı hedeflere yönelik yüzlerce hava saldırısı gerçekleştirdi. Bu operasyonlar sürüyor ve basit bir gerçeği ortaya koyuyor: Şam istese de istemese de Suriye toprakları stratejik önemini koruyor.
Geçmiş Çatışmaların Yankıları
Tarih bir uyarı sunuyor. Güney Lübnan uzun süredir benzer koşullarda işliyor; sınırlı çatışmalar zaman zaman ani tırmanışlarla kesiliyor. İsrail ile Hizbullah arasında 2006’da yaşanan savaş, yerel bir olayla başlayıp hızla genişlemişti. Suriye, geçirgen sınırları ve parçalı güvenlik yapısıyla benzer risklerle karşı karşıya.
İçeride tablo daha az karmaşık değil. Hükümet ülkenin büyük bölümünde kontrolü yeniden sağlamış olsa da güvenlik dengesi eşit değil. Milisler ve bölgesel aktörlerle bağlantılı ağlar, özellikle Irak–Suriye hattı boyunca faaliyet göstermeye devam ediyor. Başkentte bile istikrar garanti değil. Şam’da Bab Tuma yakınlarındaki Hristiyan bölgede engellenen son bir saldırı planı, dış çatışma ile iç güvenlik arasındaki sınırların ne kadar ince olduğunu gösteriyor.

Aynı zamanda DEAŞ, toprak hâkimiyetini kaybetmiş olsa da tamamen ortadan kalkmış değil. Örgütün isyan modeline yönelmesi, 2011 sonrası Irak’ta görülen ve istikrarsızlık dönemlerinde yeniden güç kazanmasına yol açan süreci hatırlatıyor. Suriye’deki mevcut koşullar benzer fırsatlar yaratabilir.
Eşiğinde Bir Ekonomi
Askerî ve güvenlik riskleri önemli olsa da ekonomik durum çok daha acil. Suriye lirası 2011’de dolar karşısında yaklaşık 50 seviyesindeyken bugün 10.000’in çok üzerine çıktı. Enflasyon üç haneli seviyelere ulaştı. Sıradan Suriyeliler için bu, gıda, yakıt ve temel ihtiyaçlara erişimde günlük bir mücadele anlamına geliyor.
Küresel enerji fiyatlarındaki artış da krizi derinleştirdi. Yakıt ithal eden bir ülke olarak Suriye bu durumdan doğrudan etkileniyor. Kıtlıklar ulaşımı, tarımı ve elektrik üretimini aksatıyor. Ortaya çıkan tablo, Lübnan’ın 2019 sonrası ekonomik çöküşüne benziyor, ancak Şam’ın Beyrut’un sahip olduğu sınırlı mali tamponlara bile sahip olmadığı görülüyor.
Bu ekonomik baskı, insani krizi doğrudan besliyor. Nüfusun yarısından fazlası yardıma bağımlı durumda ve 12 milyondan fazla insan gıda güvensizliği yaşıyor. Uluslararası fonların azalması ise ihtiyaçlar ile mevcut kaynaklar arasındaki farkı büyütüyor. Bu yönüyle Suriye giderek Lübnan’a benziyor: ani bir çöküş değil, üst üste binen baskıların oluşturduğu yavaş ilerleyen bir kriz.
Yavaş İlerleyen Bir Kriz
Durumu özellikle tehlikeli kılan şey tek bir belirleyici olay ihtimali değil, risklerin birikmesidir. Sınır ötesi bir saldırı karşılık doğurabilir; Suriye’de İran bağlantılı hedeflere yönelik İsrail hava saldırılarının ardından çoğu zaman dolaylı veya vekil karşılıklar gelmiş ve daha geniş bir çatışma riski artmıştır.
Ekonomik gerileme toplumsal huzursuzluğu tetikleyebilir; Suveyda’da 2023–2024 yıllarında görülen protestolar, ekonomik baskının hızla siyasi itiraza dönüşebileceğini göstermiştir.

Yerel bir güvenlik olayı mezhepsel gerilimleri yeniden alevlendirebilir; özellikle Deyrizor gibi kırılgan bölgelerde SDG ile Arap aşiretleri arasında yaşanan çatışmalar, sınırlı olayların nasıl geniş etnik ve mezhepsel gerilimlere yol açabileceğini ortaya koymuştur. Bu senaryoların her biri tek başına yönetilebilir görünse de birlikte son derece kırılgan bir yapı oluşturuyor.
Riskler Arasında Fırsatlar
Teorik olarak bazı fırsatlar da mevcut. Hürmüz Boğazı’nda ve Yemen açıklarındaki Kızıldeniz’de deniz ticaretinin aksaması, Körfez ile Avrupa arasında kara bağlantılarına olan ilgiyi artırdı. Suriye’nin coğrafyası onu bir transit koridor haline getirebilir. Ancak bu ihtimaller büyük ölçüde teorik kalıyor. Altyapı hasarlı, yatırım sınırlı ve siyasi risk yüksek. Anlamlı reformlar ve istikrar sağlanmadan bu fırsatların gerçekleşmesi zor görünüyor.
Suriye bugün bir paradoks içinde. Artık bölgesel savaşın merkezinde değil, ancak onun çekiminden de kaçamıyor. Tarafsızlık bir miktar koruma sağlıyor, fakat bağışıklık kazandırmıyor.
Asıl tehlike ani bir çöküş değil, kademeli aşınmadır. Askerî, ekonomik veya siyasi her dış şok, zaten kırılgan olan devleti biraz daha zayıflatıyor. Zamanla bu yavaş baskı, açık çatışmadan daha istikrarsızlaştırıcı olabilir.
Soru, Suriye’nin kısa vadede savaştan kaçınıp kaçınamayacağı değil; etrafında gelişen bir savaşın baskılarına ne ölçüde dayanabileceğidir.
Şimdilik ülke uçurumun kenarında duruyor: ne tamamen savaşta ne de gerçek anlamda barış içinde.

